Ada Güncesi;

                Sizin Hiç Kediniz Öldü mü?  

                                                                               Prenses’ime… Ruhu ışık ve sevgiyle dolsun… 

 

Küçük kızımla vedalaştım bu sabah. 

Onu önce kutusundan çıkarıp kucakladım, şakaklarını koklayıp alnını son kez sıvazladım, gözyaşlarımla yıkayıp palmiye ağacının dibindeki çukura kendi ellerimle yatırdım. Sonra bembeyaz tüylerini parmaklarımla taradım, ucu siyah benekli kuyruğunu karnına doğru yerleştirip siyah lekeli sağ kulağına doğru eğildim ve yalnızca ikimize ait sevgi sözlerini fısıldadım. Ona tekrar baktığımda, kürekten dökülen nemli toprak Prenses’imin üzerini usulca, incitmeden,  ipeksi tüylerinin zarafetini bozmadan sarmak istercesine örtüyordu.  

“Kızımız Ada'lıydı…” diye mırıldandı Mustafa. “Artık Üsküdarlı oldu.” 

Güneş, yaprakların arasından sızıp toprağı giderek daha hızla aydınlatıyordu. Öğlen olmalıydı. Hâlbuki daha bir saat önce hayattaydı kızım. Pembe burnunun iki yanındaki yeşil hâreli gözlerini gözlerime dikip incecik sesiyle sızlanıyordu.  

“Miyyyvv?”  

Sanki “Ne oldu bana anne?” diye soruyordu. O da farkındaydı bir şeylerin yolunda olmadığının.  

Solumda plastik bir tabure, taburenin üstünde gri bir kedi kutusu, kutunun içinde Prenses kızım vardı. Karşımda ise bahçeyi sağa sola adımlayıp duran Mustafa... Üçümüz de sabah serinliğinde, evin hemen yakınındaki parkın bitişiğinde, veteriner kliniğinin önünde bekliyorduk.  

Bazen, özellikle de kutusunda sağdan sola dönerken, belli ki canı acıyor ve bu defa sesi daha yüksek çıkıyordu. Bebekliğinden beri hep yaptığı gibi, annesine yani bana sığınıyor, her türlü desteği, yardımı hep benden bekliyordu.  

“Maaaaav!”

“Tamam güzel kızım; tamam minnoşum. Hepsi geçecek. İyi olacak benim kuzucuğum.”  

Yapabileceğim çok az şey vardı o an. Öncelikle Prenses’i sakinleştirmek, ona olan sevgimi her zamankinden daha çok göstermek… Sonra, endişelerimi belli etmemek; özellikle de yavrucağıma…  Ve beklemek… Kızımı bebekliğinden beri tanıyan veteriner Zeki'nin gelmesini beklemek…  

Kızım üçüncü kattan bahçeye düşeli en fazla yarım saat olmuştu. Sağlığı ne durumdaydı; kırığı, çıkığı, çatlağı ve her şeyden önemlisi, iç kanaması var mıydı; bilemiyorduk. Aklıma hep kötü ihtimaller diziliyordu ama hepsini birer birer silkeleyip uzaklaştırıyordum. “Hayır!” diyordum kendi kendime; “Güzel şeyler düşünmeliyim ki güzelliklerle karşılaşalım.” 

“Miyyyvvv!”   

“Ne zaman iyileşeceğim ben; çabuk söyle!” mi demek istiyordu acaba?  

Parmaklarımı kutunun kapağından içeriye uzatıp kızımın alnına dokundum. Gözlerini açıp bana baktı. Bakışlarındaki bulutlar aydınlandı, gözbebekleri normale döndü sanki o an. Sevecendi kuzucuğum. Okşanmaktan çok hoşlanırdı. Biraz gıdısından, biraz karnından ama en çok kulaklarıyla alnından… Bir de şakaklarını koklamama bayılırdı. 

Hep beni görebileceği yerlerde oturmayı tercih eder; nereye gidersem gideyim, bakışlarıyla hep beni izlerdi. Sonra, birden koşarak gelip bacağıma sürtünür, ya kendini önüme atıp tombul göbeğini açar ya da kucağıma çıkıp kendini sevdirirdi. Ve her gece, sabaha yakın saatlerde, uykumun en derin yerindeyken soluğunu burnumda hissederdim. Amacı yorganı açtırıp yanıma süzülmek ve uykusuna orada devam etmekti. Sonrası, mırıl mırıl mırıl... Karşılıklı ve sonsuz sevgi... 

Hep acelesi vardı bebeğimin. Evin bu ucundan diğerine, üst kattan alt kata bir koşu tutturur; kıymetli kilimlerimi arkasından uçuştururdu. Kuyruğunu kaldırmış koşarken ardından baktığımda, uzun tüylerinden dolayı paçalı tavuklara benzetirdim onu. Tıpkı iki buçuk sene önce melek olup aramızdan ayrılan oğlumuz Pierrot gibi…  

Beraber yaşadıkları yaklaşık bir sene boyunca ağabeyini her yönüyle yakından izlemiş olsa gerek ki onun birçok âdetini kapmıştı Prenses. Tüm itirazlarımıza ve engellemeye çalışmamıza rağmen mutfak tezgâhının üstüne atlamak gibi, yalvar yakar açtırdığı musluğun altına yerleşip incecik akan suyla duş yapmak gibi… Ah, ne olurdu kendine Karamuk ağabeyini örnek alıp uslu bir kedi olsaydı! 

Kuşların varlığı onu hep sinirlendirirdi. En çok da Ada evimizin çatısındaki yavru martıların… Hatta yaz başında oraya göçer göçmez, ilk işi üst kat pencerelerinden birine yerleşmek olur; patileriyle cama vurup kuşları ürkütmeye çalışırken uzun tüylü kuyruğunu sağa sola savururdu.  

Acaba bu sabah balkona gelen serçelere ya da kargalara mı hırslanmıştı da onları kovalarken aşağıya uçmuştu? Kendime nasıl kızıyordum! Neden erkenden uyanmadım; neden bebeğimin yakınında bir yerlerde olmadım? Balkona çıktığını görmüş olsam, engelleyebilirdim onu.  

Kutunun içindeki incecik ses iyice hafiflemişti. Yoksa anlamış mıydı yakında melek olacağını? Hafifleyip solan miyavlamalarıyla, hayatta anne olarak bildiği, taparcasına sevdiği ve sonuna kadar güvendiği tek canlıya, bana vedâ mı ediyordu yoksa? 

“Miyyvyk…”   

Nefes alışı değişmiş, seyrekleşmişti. İpeğimsi tüylerle kaplı gövdesi, hıçkırık tutmuşçasına arada bir sarsılıyordu.  Bulutlu gözlerini gene bana dikmişti. Ona gülümseyerek bakan yüzümü gittiği yerde kaybetmemek için hafızasına iyice kazırcasına… Ya da benden yıllardır gördüğü gibi, sevdiğini bakışlarıyla kucaklarcasına… 

Sonrası; sessizlik… 

Önce palmiye ağacının gölgesine, üstüne irili ufaklı taş parçaları döşenmiş minicik mezara baktım, sonra sık ve dikensi yaprakların arasından kısmen görünen gökyüzüne. İçimdeki isyan giderek boğazıma doğru yürüyordu. “Neden?” diyordum; “Neden benim güzel kızımı aldın? Ne günahı, kime ne zararı vardı ki şu yavrucağın?” Alabileceğim bir cevap yoktu, biliyordum. Bunun adına kader deniliyordu çünkü. 

“Haydi Feriş; eve çıkalım artık.” dedi Mustafa. 

Eve mi? Çıkıp ne yapacaktım ki? Kızım olmadan öyle sessiz, öyle boş olacaktı ki her yer… Evimizin neşesiydi çünkü o… Şimdi bilgisayarda çalışırken kim gelip tam da sağ kolumun üstüne yatacak, kim sabaha karşı tatlı rüyalarımı aralayıp koynuma sığınacaktı? Artık kime uslu durmasını söyleyecek, kimin mutfak dolaplarının üstündeki veya koltukların arkasındaki elektrik kablolarının arasında dolaşmasını engellemeye çalışacaktık? Ve bundan böyle hep günleri mi sayacaktık? Onsuz ilk gecemiz, ilk günümüz… Derken sayılar çoğalıp, Pierrot oğlumuzun gidişinden sonra olduğu gibi, haftalara, aylara, hatta yıllara mı dönüşecekti; acımızı hiç azaltmadan?  

Ya Karamuk ağabeyinin tavrı ne olacaktı? Pierrot’nun ardından yaptığı gibi, saatler boyunca oda oda dolaşıp bu defa da Prenses’i mi arayacaktı? Ve bulamayınca, arkasını dönüp kös kös oturacak mıydı akşama kadar? Kızkardeşini çok seviyordu, biliyordum. Bebekken onu sanki evlat edinmiş, annesiymiş gibi yalamış, tuvalet kabı ile tırmık tahtasını kullanmayı, hatta oyun oynamayı bile öğretmişti.  

Orada durmuş yanaklarımı ıslatmaktan usanmayan gözyaşlarımı silerken ve komşumun Prenses’imin ölümünü hiç önemsemeden “Aman canım, boşver! Bir tane daha alırsınız.” deyişine cevap olarak haykırmak istediğim cümlelerin ağzımdan çıkmasını engellemeye çalışarak dinlerken, Cemal Süreya ustanın bir şiirinin ilk mısraları geçiverdi belleğimden.  

“Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum.”  

Yaşamamış olanlar anlayamazdı ki insanın acıdan nasıl kör olabileceğini… Sevilenin bir daha dönmemek üzere gidişini ve sonrasında duyulan sonsuz özlemi… Biriktirilen binlerce güzel anının yıllar sonra bile hep gözyaşları eşliğinde hatırlanabileceğini; geriye kalan yüzlerce resme ancak buruk bir tebessümle bakılabileceğini… Geçmiş zamanlarda söylenen sözleri, yapılan hareketleri; bakışlarda olsun belli edilen sevgiyi… 

Yalnızca insanların değil; evde veya sokakta beslenen, yürekten bağlanılıp sevilen irili ufaklı ve her cinsten hayvan dostların kaybı da aynı derecede acı verirdi. Bunu anlayabilmek için ancak onlarla aynı mekânı paylaşmak, iyi veya kötü günleri beraber yaşamak, verdikleri o karşılıksız sevgiden doğan hatıraların koleksiyonunu yapmak gerekliydi. 

Ve hayvanseverlerin duygularını aşağılayarak söylenen “Afrika'da açlıktan ölen onca insan varken, bir kedi veya köpek için acı çekilir mi hiç?” teranesini dillerinden düşürmeyenler… Bilmezlerdi ki evrendeki diğer canlıları düşünmeyen insanların açları kucaklayacak yüreği olamaz. Bilmezlerdi ki kalbinde hayvan sevgisine yer olmayanlar, diğer insanlar için üzüntü duyamaz ve muhtaç olanlara içtenlikle yardımcı olamaz. 

Sabahtan beri hep kızımı ve birlikte geçirdiğimiz dolu dolu üç seneyi düşünüyorum. Evimize yaydığı neşeyi, pozitif enerjiyi; hayatımıza getirdiği güzellikleri ve ani gidişinin yarattığı dayanılması zor hüznü… Ve beni anlayan, anlamayan herkese sormak istiyorum. 

Sizin hiç kediniz öldü mü?

Benim iki kere öldü; iki kere kör oldum.

Ekim 2009 / Üsküdar  Feride Özmat


 


 

  anasayfa | içindekiler | giriş |   türler üyelerüye kayıt | sağlık | ilanlarmesajlar | hikayeler
eş arayanlar | memorial | resimler |linkler | sohbet| veterinerler | basında kedi