PANO

DENİZ
KAVUKÇUOĞLU

'Beyaz'ın Ölümü

                Kısa tüylü, koca kafalı, uzun bacaklı, ilk  görenleri ürkütecek kadar iri bir köpekti    ''Beyaz'' . Başkalaşan İstanbul'un, insanı artık bezdiren, taşınamaz hale gelen o hay huyundan, karmaşasından kurtulup, kapağı daha uzaklara atmaya karar verdiğim günlerde tanışmıştık onunla. Geçen ekim ayının ılık bir sabahında, Silivri yolu üzerindeki Murat Suyu Koruluğu'nu yerleşeceğim siteye bağlayan yarı asfalt, yarı toprak yolun ağzında ortaya çıkıvermiş, arabamın yanında havlayarak koşmaya başlamıştı. Korkmuş, ne olur ne olmaz, diyerek açık duran camımı kapatmıştım. Eve kadar birlikte gelmiştik. Ben motoru durdurunca, o da demir parmaklıklı bahçe kapısının önündeki kaldırımın üzerine boylu boyunca uzanmış, hareketlerimi izlemeye başlamıştı...
                Okulların başlamasıyla birlikte yazlıkçıların terk ettikleri sitenin denize inen yolunda yalnız ikimiz vardık. Arabadan inip inmemeye bir türlü karar veremiyordum. O, bunu anlamış gibi doğrulmuş, olduğu yerde bir iki döndükten sonra oturup, kömür karası gözlerini gözlerime dikmişti. Karşılıklı bakışıyorduk. Epeyce bir süre geçtikten sonra kuyruğunu, yeri süpürür gibi iki yana doğru hareket ettirmeye başlamıştı. Bu dostluk işaretinden yüreklenip, arabamdan
inmiştim. Hiç kıpırdamamıştı yerinden. Başını, boynunu okşamıştım. Dostluğumuz o
sabah başlamıştı ''Beyaz'' la. Adını ben koymuştum. Tüylerinin kirli beyaz rengine
bakıp ''Beyaz'' demiştim ona... ''Beyaz! Bak bana!.. Beyaz! Gel buraya!..'' Kısa sürede benimsemişti adını. Özgürlüğüne düşkün, ağırbaşlı çoğu insanı kıskandıracak kadar da mağrur bir hayvandı ''Beyaz'' . O ilk günden sonra ne zaman eve gelsek, bahçe kapısının önünde bizi bekler buluyorduk onu. Bizi görünce iri gövdesiyle sevinçten önce havalara zıplıyor, olduğu yerde fır fır dönüyor, sonra durulup, okşatmak için başını uzatıyordu.

                İnsansız kalmış koca sitenin yaşanan iki evinden biri olan evimiz, soğuk geçen kış aylarında çevrede terk edilmiş kedilerin, köpeklerin ''umut kapısı'' olmuştu. Akşamları, hava kararırken küçük bahçemize doluşuyorlar, sessizce
yemeklerini bekliyorlardı. Sevgi ile birlikte paparalar hazırlıyorduk onlara. İtişip
kakışmadan, birbirleriyle dalaşmadan yemeklerini yiyorlar, sonra bir taraflara, uyku  kuytularına dağılıyorlardı. Eğer içlerinden biri bahçede kalmaya niyetlenecek olursa, ''Beyaz'' oturduğu yerden doğruluyor, küçük küçük ''hır'' larla neyin nasıl olması gerektiğini gösteriyordu onlara... Soğuğu, ayazı, karı, yağmuru, çamuruyla; kuru yaprakları, yaprak dökmüş ağaçları, kırbaç gibi rüzgârları, azgın lodos dalgaları, uzun geceleriyle tercihimiz olan farklı bir ''hayat üslubu'' nun vazgeçilmezleriydi bu kediler, köpekler. Aylar boyunca onlar yaşamak, biz de yaşatmak için direnmiştik birlikte. Soğuklar bitecek, havalar ısınacak, yeşil yeniden fışkıracaktı. Kediler sıcak taşların üzerine sırtüstü uzanıp karınlarını güneşe verecekler, köpekler çimenlerin üzerinde koşturup oynayacaklardı. Olmadı... Baharı, güneşi, çiçekleri yaşatmadılar onlara...
Birden yok oluverdi hepsi... ''Beyaz'', ''Benek'', ''Çomar''; ''Sürmegöz'', ''Frak'',
''Tekir'', ''Pençe'' , öbürleri... Hiçbiri yoktu artık... İlkin ''ölüm'' ü kondurmamıştık onlara. Düşünmek, aklımıza getirmek istememiştik. Ama yoktular... Korkunç bir yalnızlığa, derin bir ıssızlığa gömülmüştü sitemiz. Ne köpek havlamaları, ne kedi miyavlamaları duyuluyordu. Sokağımız, kapımızın önü, küçük bahçemiz cansızlaşıvermişti birden. Ne yapacağımızı, kime öfkeleneceğimizi bilemiyorduk...

                    Bir gün, bizim olmadığımız bir akşamüzeri, onların acıkmaya başladıkları saatlerde gelmiş olmalıydı ''ölüm mangası'' . Temerküz
kamplarında ''ölüm'' hazırlayan, ruhtan arınmış Nazilerin özenini andıran bir özenle hazırlamış olmalıydılar zehirli etlerini. Sonra sinsice tuzaklarını kurmuşlar, pusuya yatıp ''ölümler'' i izlemişlerdi. Ağızlarından zehir köpükleri saçılan, kanlar gelen, kasılarak, titreyerek can çekişen savunmasız, masum hayvanların ''son'' larını seyretmek nasıl bir duyguydu acaba? Sorsanız, ''Biz buyrukla öldürüyoruz...'' diyeceklerdi, ''görevimiz bu!..'' Gözlerini kırpmadan insan canı alan tetikçiler de aynı şeyleri söylemiyorlar mıydı, sorulduğunda? Ya o ''ölüm buyrukları'' nı verenler? Belki bir veteriner, belki bir belediye başkanı... Onca hayatı bitirdikleri bir günün sonunda nasıl oluyordu da hiçbir şey olmamış gibi ''olağan'' davranabiliyorlardı? Nasıl yemek yiyebiliyor, nasıl sevişebiliyor, nasıl rahat uyuyabiliyorlardı yataklarında? Ne biçim ''insan'' dı bunlar?

                    ''Beyaz'' öldü... Ağırbaşlı, özgürlüğüne düşkün, mağrur bir köpekti o, artık içimizde buruk bir anı olarak taşıyacağımız. Katilleri ise aramızda yaşıyorlar, yaşayacaklar. ''İnsan'' onlar!.. Olmayıp da kendini ''insan'' sanmak, insan olmak adına ne kadar hazin...

Faks: 0212 - 723 84 97
 

  anasayfa | içindekiler | giriş |   türler üyelerüye kayıt | sağlık | ilanlarmesajlar | hikayeler
eş arayanlar | memorial | resimler |linkler | sohbet | veterinerler | basında kedi