Küçüğüm   

                                                                                                     Pierrot’ya...

                                                                             Ruhu ışık ve sevgiye doysun... 

 

Ağlıyordum. İçim yana yana ağlıyordum. Annemi kaybedeli daha yirmi dört saat bile olmamıştı. Acı tüm dünyamı sarmış; herkesle ve her şeyle ilişkimi kesmişti. Artık yapayalnız kaldığımı düşünüyordum.

Birinin varlığını hissedip gözyaşlarımı sildiğimde, karşımda onu görmüştüm. Pis bir kutunun içinden, başını yana eğmiş bana bakıyordu.

Küçüktü. Belki iki, belki de üç haftalık... Tüyleri kuyruğunda simsiyahken sırtında beyaz lekelere bulaşıyor ama alnından aşağıya, göğsüne inerken tamamen beyazlaşıyordu. Suratının ortasındaki üç siyah nokta, o beyazlıkta düzensiz bir çintemani deseni oluştururken yüzüne komik bir ifade veriyordu. Sanki vücudunu baştan sona özene bezene boyamış da, elindeki fırça bu noktalara kazara değmiş gibiydi. Bir palyaçoya benziyordu küçüğüm...

Onun da annesi gitmişti; o da bu koca dünyada yapayalnızdı. Tıpkı benim olduğum gibi... Karnı uzun zamandır açtı; yüreğiyse şefkate muhtaç. Minik vücudu geceler boyu kim bilir nerelerde titremiş; ana sıcaklığını nasıl da aramıştı! Sevgi ve yardım istemek için, ola ki her duyduğu ayak sesinin ardından koşmuş; karşılık alamayınca boynunu bükmüş; mecburen kaderine razı olmuştu.

İçim ilk görüşte ısınıvermişti ona. Özlediği sıcaklığı bende bulmasını umarak usulca kucaklamıştım. Her ikimiz de acıyı, yalnızlığı paylaşmış; birbirimizi teselli etmiştik. Sanırım o bana hüznümün azalması için yollanmış bir armağandı; ben de ona.

Şimdi geriye dönüp bakınca fark ediyorum; aradan neredeyse sekiz yıl geçmiş.

Ada’ya gelişimizin ertesi günü, aniden hastalandı küçüğüm. O aciz halini gördükçe içim parçalanıyordu. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü, neresinin ağrıdığını bilemiyor, sadece tahmin etmeye çalışıyordum. Zorla da olsa, ilaçlarını içirmekten başka bir şey gelmiyordu elimden.

Bir köşeye kıvrılmış, gözleri yarı kapalı, kendinden geçmişçesine yatarken ve göğsü soluk almakta zorlanırcasına hızla inip kalkarken, ben de onunla beraber nefes nefese kalıyor; onunla birlikte acı çekiyordum. Kucağıma alırsam canı yanacak diye çekindiğimden sadece alnını okşamakla, kulağına sevgimi fısıldamakla yetiniyordum. Korkuyordum. Beni bırakıp gidecek diye korkuyordum.

Hani kediler uyuya uyuya iyileşir derler ya; ben de istiyordum ki yaşama sımsıkı tutunsun, ölüme dirensin. Ve uyandığında ayaklanıp yine Karamuk’un mamasını çalsın, yine Prenses’le dalaşsın... Arka cama gelen kedilerin her birine pati atarak balkondan kovalamaya çalışsın... Sabahları önümde yatıp göbeğini açarak cilveler yapsın;  daha fazla süt, daha fazla mama istesin... Onu her kucaklamaya kalktığımda elimden kaçıp evin içinde benimle köşe kapmaca oynasın... Geceleri yine babasının koynuna sığınıp, mırıldayarak uyusun...

Artık onun ne siyah-beyaz, ipeksi tüylerini okşayabiliyor, ne de mis gibi kokan alnını öpebiliyorum. Durup durup arka bahçede yattığı yere bakıyor; birlikte geçirdiğimiz yılları, biriktirdiğimiz binlerce anıyı düşünüyorum. Yüreğim her geçen dakika daha çok acıyor; her geçen dakika daha iyi anlıyorum ki bundan böyle onu yalnızca hayalimde sevebileceğim.

Küçüğümdü o... Boyu kedi normlarını aşacak kadar uzasa, kilosu kucakta zorlukla taşınacak kadar artsa, yaşı ilerledikçe huysuzlukları giderek fazlalaşıp bazen beni çileden çıkartacak gibi olsa da, benim için her zaman bebekti. Hep de öyle kalacak.

Ada bugün rüzgârlı ve serin... Balkonda oturmuş, görmeyen gözlerle çevreme baktığım şu anda, hiçbir şey umurumda değil; ne Tepeköy’ün camlarını yakan güneşin son ışıkları, ne badem ağacının poyrazla dans edercesine salınışı, ne de martıların hüznümü paylaşan çığlıkları. Aklımda yalnızca küçüğüm var.

Adalı Dergisi / Ekim 2007

Feride ÖZMAT


 


 

  anasayfa | içindekiler | giriş |   türler üyelerüye kayıt | sağlık | ilanlarmesajlar | hikayeler
eş arayanlar | memorial | resimler |linkler | sohbet| veterinerler | basında kedi